Nüfusun yaşlanmasından, işgücü piyasasından sosyal politikalara, kentsel planlamadan emekliliğe uzanan çok sayıda politika etkileniyor. Bunlarla birlikte kuşaklararası etkileşimler, aile ve akrabalık yapıları ve ilişkileri de değişebiliyor.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şentürk, nüfus değişimlerinin farklı dönemlerde ve farklı toplumlarda nasıl farklı yorumlanabileceğini AA Analiz için kaleme aldı.

Nüfus değişimleri iktisadi, siyasi, toplumsal ve kültürel açıdan farklı sonuçlar doğurur. Söz gelimi geçtiğimiz günlerde Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Vang Vınbin "G7 dünyayı temsil etmiyor. Bu 7 ülke dünya nüfusunun sadece yüzde 10'unu oluşturuyor. Her geçen yıl küresel ekonomideki payları düşmeye devam ediyor." açıklamasıyla nüfusun siyasi ve ekonomik gücüne işaret etti. Nüfusun azalması ya da artması, ölüm ve doğum oranlarındaki farklılaşmalar, nüfusun yaşlanması ya da gençleşmesi gibi nüfus yapısındaki değişimler, kırdan kente göç ya da ulusötesi göçle nüfusun hareketlenmesi, sosyolojik açıdan önemli değişkenlerdir. Nüfus, nüfusun yapısı ve hareketi, aile dinamiklerinden çalışma yaşamına, eğitim sisteminden yerleşme biçimlerine, ekonomi politikalarından kültürel uygulamalara, güvenlik politikalarından dış ilişkilere kadar hemen her şeyi şekillendirerek toplumsal yaşamı derinden etkiler.

Nüfus azaltıcı ve artırıcı politikalar

Nüfusun toplumsal yapıdaki etkileri gündelik hayatta hemen fark edilebilir. Kırda doğurganlık azalıyor ve kente doğru göç artıyorsa tarımda ve hayvancılıkta işgücü ihtiyacı yakıcı bir biçimde kendini hissettirir. Kentte genç ve eğitimli nüfus artıyorsa genç işsizliği ve ulusötesi göçler artıyorsa, ucuz konuta erişim önemli bir soruna dönüşebilir. Elbette bu sorunların arkasında sadece nüfusa dair değişimler bulunmuyor, ancak nüfusla ilgili değişimler önemli faktörler arasında yer alıyor.

Önemli toplumsal değişmelere neden olduğu için nüfus değişiminin ve nüfusun yapısındaki farklılaşmaların hangi politikalarla yönlendirilmesi ve/veya yönlendirilmemesi gerektiği devletler için temel meselelerden biri haline geldi. Sanayi devrimine değin nüfus bir güç kaynağı olarak konumlandırılırken sanayi sonrası üretimdeki artış ve kaynakların azalma riski nedeniyle nüfusun kontrol edilmesi konusundaki öneriler gündeme gelmeye başladı. Sanayileşmenin, tıbbi gelişmelerin ve teknolojik araçların iyileştirilmesiyle nüfus artışının yaşanmasının dünyadaki “kıt kaynakların” azalmasını beraberinde getirdiği “iddia edildi” ve nüfusu azaltıcı politikalar teşvik edildi.

Diğer taraftan sanayileşme hamlesi daha yavaş ilerleyen ve savaşlar ve/veya işgaller nedeniyle nüfusu azalan ülkelerde ise nüfus kalkınmanın önemli bir aracı olarak konumlandırıldı ve nüfus artışı desteklendi. Örneğin 2. Dünya Savaşı sonrasında iktisadi olarak çöken ve ciddi bir nüfus kaybeden Almanya, işgücünü karşılamak üzere Avrupa’daki farklı ülkelerle işçi anlaşmaları imzaladı ve yeniden iktisadi kalkınmasını gerçekleştirdi. Her ne kadar işçi anlaşmaları başlangıçta önemli ölçüde tartışılsa da iktisadi katkılarından sonra ardı ardına yeni anlaşmalar yapıldı. İşçiler geri gönderilmek üzere misafir edilmelerine rağmen oynadıkları önemli rol nedeniyle kendilerinden vazgeçil(e)medi ve misafirlikleri kalıcı bir yerleşime dönüştü. Misafir işçiler 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa’daki ülkelerin iktisadi, siyasi, toplumsal ve kültürel yaşamında ciddi değişimlere yol açtı.

Asya’da ise Çin uzun süre tek çocuk politikasını uygulayarak nüfusu kontrol etmeye çalıştı. Erkek nüfusun ciddi oranda arttığı ülkede evliliklerin kurulmasında dahi güçlükler yaşandı. Görüldüğü gibi farklı gerekçelerle değişik nüfus politikaları uygulanıyor ve bu politikaların önemli sosyolojik sonuçları oluyor. Bu politikalar modern ulus devletlerin ortaya çıkış süreciyle gelişen demografi/nüfus bilim çalışmalarıyla şekillendiriliyor. Söz gelimi Malthusçu bakışta nüfusun kendisine yetecek kaynakları geçmesi durumunda krizle karşılaşılacağı kabul edilir ve bu nedenle nüfusun bu kaynaklar nispetince artması gerektiği önerilir. 2. Dünya Savaşı sonrasında kalkınma projeleri uygulanan “az gelişmiş” ülkelerdeki nüfus politikaları bu bakışla geliştirildi. 21. yüzyılda da iklim değişikliği gibi doğal kaynakların azalmasına vurgu yapılarak Malthusçu bir “korku tüccarlığı” yapılıyor ve nüfusu azaltıcı politikalar gündeme getiriliyor. Ancak dünyadaki iktisadi ve toplumsal eşitsizliklere değinilmeden nüfusa dair değerlendirmede bulunmak yanıltıcıdır. Nüfusla ilgili değerlendirmelerde tarihsel ve toplumsal gelişmelerin dikkate alındığı sosyolojik bir bakışın önemli olduğu söylenebilir.

Sosyolojik değişkenler

Sosyologlar eşitsizlik, göç, kentleşme ve kültürel dönüşüm örüntülerini ortaya çıkarmak için nüfus eğilimlerini inceleyerek demografik faktörlerin toplumsal yaşamın her yönüyle bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Söz gelimi 21. yüzyılda nüfusun yaşlanması sadece sağlık ve bakım politikalarıyla ilgili bir mesele değildir. Nüfusun yaşlanmasından işgücü piyasasından sosyal politikalara, kentsel planlamadan emekliliğe uzanan çok sayıda politika etkileniyor. Bunlarla birlikte kuşaklararası etkileşimler, aile ve akrabalık yapıları ve ilişkileri de değişebiliyor. Örneğin doğurganlığın azalması sadece nüfusun yenilenme kapasitesini etkilemez, sağlık koşullarında iyileşmeler nedeniyle daha uzun yaşayan insanların ileri yaşlarında daha az akrabası olmasına neden olabilir. Aileler giderek küçülebilir ve aile ve akrabalık ilişkilerinde çeşitlilik azalabilir. Bu durum daha fazla yalnızlığı beraberinde getirebilir. Aile ve akrabalık ilişkilerinin yerini arkadaşlık alabilir. Kuşaklararası etkileşimlerin azalması sadece yaşlı kuşakların yalnızlıklarını artırmaz, kuşaklararasındaki mesafenin açılmasına neden olabilir ve böylelikle kültürel normların, değerlerin ve pratiklerin aktarımı bu durumdan olumsuz bir biçimde etkilenebilir. Doğum ve ölüm oranlarındaki değişiklikler, göç modelleri ve nüfusun yaşlanması gibi nüfus eğilimleri, eğitim, meslek, gelir gibi faktörlerle karmaşık şekillerde etkileşime girerek hem kaynakların dağılımını etkileyebilir hem de bireylerin sosyal tabakalaşmada yukarı veya aşağı yönlü hareket etmesine neden olabilir.

El Nino bitti, La Nina başlıyor! El Nino bitti, La Nina başlıyor!

Kentlerdeki nüfusun yoğunlaşması kırsal alanlarda ekonomik ve sosyal ilişkilerde değişikliğe neden olduğu gibi kentsel alanlarda da başta konuta ve istihdama erişimi zorlaştırarak yoksulluğu ve buna bağlı olarak sosyal eşitsizlikleri artırabilir. 2006 yılından bu yana dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşıyor ve projeksiyonlara göre 21. yüzyılın ortasında kentlerde yaşayan nüfus yüzde 70 oranına ulaşacaktır. Bu durum hem kentlerde hem de kırsal alanlarda önemli toplumsal değişimleri beraberinde getirecektir. Söz konusu bu gelişmeler nüfusun artması ya da azalmasının, nüfus yapısındaki değişimlerin ve nüfus hareketlerinin sadece sayısal değerleri içermediğini ve önemli toplumsal değişimlere neden olduğunu gösterir nitelikte. Bundan daha da önemlisi nüfustaki değişimlerin altında yatan farklı sosyolojik gelişmelerin olmasıdır. Nüfusla ilgili veriler farklı sosyolojik değişmelerden bağımsız düşünülmemelidir. Bazı değişimleri doğrudan doğurganlık azaldığı için ya da yaşlı nüfus arttığı için yaşamıyoruz; nüfusla ilgili bu verilerin ortaya çıkmasına neden olan çok sayıda toplumsal değişmenin olduğu atlanırsa mesele tam olarak anlaşılamaz.

Günümüzde odaklanılması gereken konuların başında nüfustaki değişimlerin sosyolojik açıdan önemli olduğu ve söz konusu değişmelerin farklı toplumsal gelişmelerle etkileşim içerisinde bulunduğu konusunda farkındalığın artırılması geliyor. Nüfusun sadece sayılardan ibaret olmadığı, toplumsal yapıdaki birçok değişim ile nüfustaki farklılaşma arasında karşılıklı bir etkileşim olduğu açık bir biçimde ortaya konulmalıdır.

Kaynak: Anadolu Ajansı