BAKMAYIN BUGÜNÜMÜZÜN insan kaynakları açısından çorak gibi görünmesine...
Bu millet, geçmişte, insanlık tarihinde varlığını ölümünden sonra da devam ettirebilmiş, hayatıyla ve eserleriyle arkasında "hoş bir sadâ" bırakabilmiş pek çok "büyük insan" yetiştirdi.Kimi kahramanlığı, kimi adaleti, kimi ilmî dirayeti, kimi hakka hizmeti, kimi engin tefekkür dünyası ile birer yıldız gibi parlamış olan bu şahsiyetler, insanlığın, tekâmülü açısından "rehber" ve "kilometre taşı" misyonu üstlendiler.
Bugün ise "cevher insan" yetiştirmede eskisi kadar velud değiliz. Acaba neden? Bu sualin cevabını, dilerseniz, Sultan Fatih Mehmed'i yetiştiren şartlarda arayalım.
Şehzade Mehmed (geleceğin Fatih'i) Bursa'daki "Hünkâr Evf'nde dünyaya geldiği zaman, onu sıradan bir şehzade olmaktan kurtarıp çağlan kucaklayacak bir fatih yapacak temel şartların hemen hemen tamamı hazırdı. Ona asırların gayretiyle hazırlanmış sihirli iksiri yudumlayrp hazmetmek, zamanla bunlara Allah vergisi dehâsını katıp kendini ve çağını aşmak kalıyordu.
Çok çalışmalı, çabuk öğrenmeli, vaktinden önce her bakımdan büyüyüp muhteşem fetih yürüyüşünü başlatmalıydı.
Büyük görev, ilk safhalarda, yine annenindi. "Evlât annenin göstergesidir" deyişini hayat prensiplerinin vird-i zebanı yapan annesi, "iyi kadın" olma hasletine annelik şuurunu da katarak yücelmişti.
Kusurları yok muydu?
Belki tarihe yansımayan ya da benim tespit edemediğim kusurları vardı, ancak bunları kendinde saklı tutup evlâdına yansıtmamayı başardı-ki anne babaların en çok dikkat etmeleri gereken hususlardan biri, hatalarını, kusurlarını aleniyete dökmemek, açık açık kavga etmemek, dedikodu yapmamak, yani hatalarını çocuklarına yansıtmamaktır.
Hiç şüphesiz, Şehzade Mehmed'in kulağına Peygamber (a.s.m.) müjdesini ilk fısıldayan annesidir. Mukaddes hedefini ve aslî vazifesini dem dem ruhuna nakşedenlerin başında yine o gelir.
Ondan sonra sırasıyla baba, çevre ve eğitim müesseseleri devreye girer. Ve bunlar topyekûn devreye girdiğinde, "model insan", "cevher insan", "abide şahsiyet" dediğimiz Örneği ortaya çıkarırlar. Öyleyse Fatih'i yetiştiren unsurları, yukarıdaki sırayı takiben gözden geçirmek durumundayız. Belki bu sayede, "Dünya örneği büyük insanlardan niçin mahrumuz?" sorusu da bir ölçüde cevaba ulaşacaktır.
Anneye daha dikkatle bakalım: Bu muhterem kadın, Sultan II. Murad gibi bir padişaha eş, Fatih gibi dâhi bir cihangire anne olabilecek bütün vasıflara sahiptir. Bir fatihin annesinde bulunması gereken meziyetleri eksiksiz nefsinde toplamış, kuvvetli iradesini anne şefkatiyle bütünleştirip dindarlığıyla besleyerek evlâdına sağlam emeller aşılamak için âdeta kendisini vakfetmiştir. Nice hayırda imzası, mabetlerde mührü, sebillerde emeği vardır.
Öyle bir şefkat manzumesi ki, yardımseverliğiyle yalnız kendi dönemini değil, asırlar sonrasını da kucaklamıştır.
Öylesine müstesna meziyetlerin insanı ki, onu tarih bile paylaşamamış, Sırplarla Fransızlar başta olmak üzere bazı milletler, Fatih'in annesini, kendilerine mal etmek suretiyle, muazzam fetihten şeref payı çalmaya çalışırlar.
İffet, şefkat ve basiret örneği bu kadının ismi Hüma Hâtun'dur. Oğlunu karnında taşımaya başladığı andan itibaren Sünnet-i Seniyye terbiyesi vermiş, abdestsiz yere basmamış, besmelesiz emzirmemiştir.
Oğluna bütün bildiklerini öğrettikten başka, bilmediklerini öğretmeleri için de devrin sadece en büyük âlimlerini değil, aynı zamanda ahlaken en sağlam, amelen en muttaki ve her bakımdan en seviyeli hocalarını tutmuş, oğlunun şehzade olmasına bakmadan "Eti senin, kemiği benim" anlayışına uygun davranabilmiş, bir keresinde hocalarından biri tarafından (Molla Güranî) dövüleceği yolundaki şikayeti oğlu kendisine ulaştırdığında, onu korumak şöyle dursun, tam tersine, "Hocaların vurduğu yerde gül biter" demek basiretini göstererek hocaların otoritesini kırmaya yanaşmamıştır.
Bir annenin, gerektiğinde şefkatini saklayabilmesi, yerine göre otoriter, yerine göre yumuşak olabilme dengesini kurabilmesi çok nadir görülür. Ekseriya şefkatin dozunu fazla kaçırır, çocuklar bunu bencilce istismar edip şımarırlar.
Fatih'in annesi ise bu dengeyi son derece iyi kurmuş, şehzadenin hem sığınağı, hem yönlendiricisi, hem de korku odağı olabilmiştir.
Bunun neticesidir ki, Fatih, çocuk denebilecek yaşlarda İtalyanca dahil birkaç Avrupa lisanıyla birlikte mükemmel şiirler yazacak kadar Farsça öğrenebilmiş, gencecik yaşında ise "Feth-i Mübîn"i gerçekleştirebilmiştir.
Aslında bu muhterem validenin anlatılmaya dahi ihtiyacı yoktur.
Çünkü eseri ortadadır: Fatih Sultan Mehmed.